Kupanın Nostalji Adamları # Gabriel Omar Batistuta


Güzel bir pazar günü dışarıya çıkmadan önce yüksek seste dinlenen Highway To Hell şarkısı eşliğinde ritme ayak uydurup sağa sola sallanırken bir yandan da aynanın karşısına geçip saçları şöyle bir elden geçirmek ve aynadaki yansımaya atılan kısa bir bakışın ardından vücuda pompalanan öz güven. İşte bu keyif tam olarak Batistuta’yı gol atarken izlemek. Belki siz, şarkıda söylediği gibi “cehenneme giden otoyol” da değilsiniz ama Batigol’un karşısına çıkan rakipler için bu durum tam olarak böyleydi....

Pek çok yeşil saha efsanesinin hikayesi “Futbola olan sevgisi daha çok küçük yaşlardayken başlamıştı.” satırlarıyla başlar ve bu akışta devam eder. Fakat ileride adını efsaneler listesine yazdıracak Batistuta’nın hikayesinin ilk satırları hiç de öyle değildi. Okul çağındaki Gabriel’e ileride ne olmak istediği sorulduğunda “doktor” cevabını veriyordu ve o zamana kadar futbolla uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmamıştı. Buna rağmen sporun dışında da değildi. Yaşıtlarına göre fazlaca uzun olan boyu onu basketbol oynamaya itmişti. Turuncu topa olan sevgisi onu sporun içinde tutsa da küçük adamın futbola olan duygularının uyanışı için 1978 Dünya Kupası’nı beklemesi gerekti. 78 yazında Kupa’nın ev sahibi Arjantin’di ve Mavi-Beyazlıların turnuvanın kapılarını şampiyon olarak kapatması Gabriel’i oldukça heyecanlandırmıştı. Uyuyan devi çomakla dürtmüşlerdi bir kere, Batistuta çok geçmeden futbol oynayabilmek adına kendini yerel bir kulüpte bulacaktı. Ancak topla ilk buluşmaları çok da sağlıklı geçmeyen Omar gittiği kulübün yetkilileri tarafından tekniği zayıf bir çocuk olarak görüldü. Ta ki Amatör Şampiyona’da kendilerine attığı iki golün ardından Newell’s Old Boys ona “Sen futbolcu olacaksın.” diyene kadar. 
 
1988’de Newell’s Old Boys’la profesyonel anlamda ilk sözleşmesini imzaladığında Batistuta’yı zor günler bekliyordu. Kulübün bulunduğu şehir, doğduğu yerden oldukça uzaktaydı. Şehrinin ve ailesinin özleminin üzerine kalacak yerinin olmaması yüzünden statta kalması da eklenince hayal kırıklığı bir performansla sezonu kapattı. 1988’de Newell’le yollarını ayırıp kariyerinde birkaç basamak daha çıktığı bir transfere imza attı: River Plate. Burada da sahadaki oyununu göstermesini mümkün kılmayan bir sorunla uğraştı. Duygusal uyumu bir türlü yakalayamadığı teknik direktörü onu bir türlü ilk 11’e yazmıyordu. Bütün bunlar üzerine Arjantinli, futbolun raconuna pek de uygun olmayan bir davranışla Plate’in ezeli rakibi Boca Juniors’a transfer olarak kendini Güney Amerika’daki en büyük tribün savaşlarının içine attı.
 
Boca transferiyle kariyerindeki büyük sıçramayı yakalamayı başardı Batistuta. Gol sevici o sezon attığı gollerle hem takımını sırtlıyor hem de kendi adının etrafını yıldızlarla dolduruyordu. Bu yükseliş ona milli takımın formasını uzatacak Gabriel 1991 Amerika Kupası’nda boy gösterecekti. 22 yaşındaki Arjantinli kupayı gol kralı olarak bitirirken turnuva sonunda başka bir ülkeye İtalya’ya uçuyordu.

***

Batistuta’nın Batigol olduğu dönem 1991’de Floransa ekibi Fiorentina’ya transfer olmasıyla başladı. İlk iki sezonunda çıktığı 59 maçta 29 gol atan Arjantinli her şeye rağmen takımını küme düşmekten kurtaramamış, kulüp 92–93 sezonu sonunda bir alt lige düşmüştü. Mor Menekşelerin bu durumuyla birlikte golcü oyuncunun adı pek çok büyük Avrupa kulübüyle birlikte anılmaya başlandı. Çıkan dedikoduların ardından Batistuta tam bir vefa örneği gösterecek, önlerindeki sezona takımıyla birlikte Serie B’de devam edeceğini açıklayacaktı. 93–94 sezonu bitip Fiorentina lig şampiyonu olarak tekrar Serie A’ya yükseldiğinde Arjantinli forvetin çıktığı 26 maçta 16 golü bulunuyordu. 
 
 Küçükken izlediği ve onun futbola olan merakını tetikleyen organizasyonda yer alma vakti geldiğinde 1994 Dünya Kupası’nda milli formayı sırtına geçirdi Gabriel. Grupta Yunanistan’la oynanan ve 4–0’lık galibiyetle biten ilk maçta atılan üç gol Batistuta’ya yazıldı. Santrafor, daha sonra oynanan iki grup maçını toplamda bir asistle tamamlarken, Arjantin son 16 turunda Kupa’ya veda ettiğinde Batigol Romanya ağlarını bir kez havalandırmayı başarmıştı. Kupa’nın ardından başlayan sezon Gabriel’in kariyer grafiğinde ulaştığı en yüksek gol istatistiğine sahipti. O sezon çıktığı 32 maçta toplam 26 kez topu filelerle buluşturdu. Fiorentina taraftarı bu uzun saçlı golcüyü kalplerinde çok ayrı bir yere koymuştu ve bu sevgi seli 1996 yılında Floransa şehrine dikilen bir Batigol heykeliyle herkese duyuruldu. Taş yapıtın altında Arjantinli için şu sözler yazılıydı: “Savaşçı asla başını eğmez; kavgada sert, ruhunda ise sadıktır.” 98 Dünya Kupası ona bir kez daha Arjantin formasını sunduğundaysa üzerine düşeni yine yaptı Bati. Gruplarda 3’ü Jamaika’ya olmak üzere -bu üç gol ona Kupa’da art arda hat-trick yapan tek futbolcu olma unvanını kazandırdı- 4 golü bulunuyordu. Son 16’yı da boş geçmemiş İngiltere kalecisini de bir kez avlamıştı. Çeyrek finalde ise Hollandalı Bergkamp’ın son dakikaya girilirken gelen golüyle Mavi-Beyazlılar bir kez daha turnuvaya veda eden taraf oldu.

***

2000–2001 sezonu ve Batistuta’nın Fiorentina’da geçirdiği tam 9 sene. O gollerinden önce vefası ve takıma bağlılığı sebebiyle taraftarının efsanesiydi ve artık efsanenin bir karar vermesi gerekiyordu. En önemli yıllarını burada geçirmiş olmasına rağmen kariyerindeki büyük bir gedik onu çok rahatsız ediyordu. Şampiyonluk özlemi. Bu sebepten dolayı taraftarının “Gitme Batigol” feveranına rağmen bir karar verdi. Galatasaray’ı 2000 Uefa Şampiyonu yapan teknik adam Fatih Terim Fiorentina’dan içeriye girerken o çoktan bavulunu toplayıp Roma’ya doğru yola çıkmıştı. Lige başlandığında; Montella, Totti, Cafu, Batistuta gibi isimlerin olduğu ilk 11 “bu kadro şampiyon olur hocam” dedirttiriyordu. Beklenilen oldu ve Roma o sezonu Juventus’un 2 puan önünde şampiyon olarak bitirdi. Arjantinli santraforsa 28 maçta 20 gole imzasını atarak hayalindeki kupaya şöhretinin gölgesinde kavuştu. 

Elde edilen lig şampiyonluğunun ardından kendine daha yüksekte bir hedef koyan Batigol bu sefer gözüne 2002 Dünya Kupası’nı kestirdi. Öyle ki turnuva başlamadan önce “şu an bu kupayı kazanmanın en büyük hayali” olduğunu bizzat kendisi söylemişti. Ancak Asya'daki futbol şöleni başladığında işler hiç de Batistuta’nın istediği gibi gitmeyecekti. Yer aldıkları F grubunda ilk maçta Nijerya’ya karşı attığı golle galibiyeti takımına getirse de ikinci maçta İngilizlere mağlup olmuş ardından gelen İsveç beraberliğiyle Kupa’nın dışına itilmişlerdi. Son mücadelede yaşadığı hayal kırıklığı kalbine ağır gelen kaptansa maç sonu gözyaşlarını tutamıyordu.

Batigol hız konusunda hiçbir zaman çok yetenekli bir adam olmadı. Onu iyi bir santrafor yapan asıl şey nerede duracağını daima biliyor olmasıydı, o her zaman son vuruşların adamı olmuştu. Fizik gücü ve hava hakimiyeti yerindeydi ve bunlar golcü olarak ona çok büyük bir avantaj sağlıyordu. İlerleyen yaşı Arjantinlinin bu özelliklerini kullanmasına engel oluyordu artık. Önce Roma forması altında bir önceki sezon attığı 20 gol 2001–2002 sezonunda 6’ya düştü. Sonraki sezon transfer olduğu İnter’de çıktığı 12 maçta yalnızca 2 gol atabildi. Çok zorlandığı bu dönemde futbol hayatının neredeyse tamamını oluşturan İtalya Ligi macerasına 2003’te Katar kulübü Al Arabi’ye transfer olarak son noktayı koydu Batistuta. İlk sezonunu gol kralı olarak kapattığı ligde ikinci sezon sakatlığı sebebiyle yalnızca iki maç görebildi. 2005 yılındaysa 36 yaşında futbola veda etti.

Batistuta’nın futbol yaşantısı boyunca kazandığı üç lakabı var. Spikerler daha adını bitirmeye fırsat bulamadan gol atmayı başaracak çeviklikte olduğu için insanlar ona “Batigol” diyorlardı. İlk adının Gabriel olmasından dolayı “Melek Cebrail” ve attığı gollerin ardından koşmaya başladığında rüzgarıyla uçuşan saçlarıyla birlikte gözlerini koca koca açarak yaşadığı gol sevincinden dolayı da “Aslan Kral”. 1997’nin mayısında Fiorentina forması altında gelen hava topunu ceza sahası içinde göğsüyle indirip sağ ayağına çektikten sonra Camp Nou’da Barcelona kalesine ateş eden Batistuta bu üç ismi aynı anda omuzlarına almıştı. Eşitliği getiren o golü atarken “Batigol”dü. Golün sevinciyle koşmaya başladığında “Aslan Kral” ve Yaklaşık 100 bin kişilik Camp Nou önünde işaret parmağını ağzına götürüp etrafında dönerek yaptığı susun işaretiyle tüm tribünlere meydan okurken “Melek Cebrail”. Şarkıda da söylediği gibi Batistuta bir gol avcısıyken rakip “cehenneme giden otoyol”daydı ve Arjantinlinin önünde onu yavaşlatacak ne bir trafik lambası ne de bir hız limiti vardı.
Okunma : 273

YORUMLAR (0)