Grande: Bir İmparatorun Yükselişi


4 Eylül 1953 yılıydı... Galatasaray’ın yaşayan en büyük efsanesi, o gün dünyaya geldi. Doğduğu yer; raconunu, sorumluluk duygusunu, dayanışma gücünü, öfkesini, hırçınlığını aldığı şehir olan Adana’ydı. Adana sokakları, onun hayatına çok şey kattı....

Daha küçük yaşlarda babasına destek olmak için işe başlayan İmparator, futbola olan sevgisinden Adana Demirspor idmanlarını da kaçırmıyordu elbette. 16 yaşında Adana Demirspor’da ilk kez A takıma çıkmayı başarmış ve dört sene sonra hayatını adadığı, renklerine aşık olduğu Galatasaray’a gelecekti. Transferin aracılığını abisi gibi gördüğü, uğruna her şeyini feda edeceği Metin Oktay yapacaktı.

Futbolculuk yıllarında bireysel olarak çok başarılı performanslar sergilemiş olsa da, Galatasaray o dönemde diğer rakiplerinin gerisinde kalmış ve şampiyonluklara hasret kalmıştı. Hatta o dönemle ilgili bazı takım arkadaşları hakkında şunları söylemişti: ‘’Haksızlığa çok çabuk sinirlenirdi, sert mizaçlıydı o dönemde de. Aynı bildiğimiz Fatih Terim, hiç değişmedi, çok onurluydu. Sözünün eri, iyi bir Adana çocuğuydu.’’

Tabii daha sonra eşi benzeri görülmemiş helikopterli bir jübile… Fulya Hanım ile güzel bir evlilik. Fulya Hanım’a iyi bir eş… Kızlarına düşkün bir baba ve oyuncularına sevgi dolu bir hoca… Öyle bir yükselişti ki anlatmak çok zor, Galatasaray’ı Avrupalı yapan bir Adanalıydı desem haksız sayılmam.

Futbolculuk döneminin ardından yine yuvasında hocalık dönemi başlayacaktı. Florya’yı bakımsız bir antrenman sahasından çıkarıp modern bir tesis yapacaktı… Evine gitmeyip, kafasını Galatasaray’a verecek hatta zaman zaman Florya’da yatacaktı ve tarihte ilk kez, dört yıl üst üste Galatasaray’ı şampiyon yapacaktı.. Her şeyden önemlisi bu dört sene sonunda, belki de bir daha hiçbir Türk kulübünün kazanamayacağı bir şampiyonluk kazanmıştı: UEFA Kupası… Bu efsane yılların ve başarıların ardından dünya onu tanıyacak ve İtalya macerası başlayacaktı… Önce Fiorentina’da başarı dolu yıllar, sonrasında İtalya’nın en büyüklerinden Milan dönemi…

(NOT: UEFA Kupası kazanan ilk Türk teknik direktör, dört yıl üst üste şampiyon olan tek  Türk teknik direktör.)

(NOT: Tarihte, bir İtalyan kulübü yöneten ilk Türk teknik direktör.)

Milli Takım’da Euro 2008 başarısının ardından yeniden Galatasaray dönemi gelip vuracaktı kapıya… Yeniden üst üste şampiyonluklar.. Yeniden Avrupa başarıları… O dönemde de çok büyük sorunlar olacak. Gizli bir güç, Galatasaray’ı yıpratmak istiyordu ancak başaramayacaktı. Türk Telekom’da oynanan bir Mersin maçından sonra tarihi bir ceza alacak ama yine de takımını şampiyon yapacaktı. Büyük hocaydı, seveni sevmeyi çoktu ama kimse onun başarısını, büyüklüğünü inkar edemezdi.

Daha sonra Ünal Aysal ile yaşadığı sorunlar nedeniyle, Galatasaray’dan tarihi bir şekilde ayrılmış, o gece evinin bahçesini taraftarlar adeta stada çevirmiş; ‘’Gitme hocam!’’ diye bağırıyorlardı. Muazzam bir yoğunluğun içine gelerek: ‘’Hakkınızı helal edin.’’ demişti, arabaya bindikten sonra da gözyaşlarını tutamadı, çünkü o da Galatasaraylıydı.

Bu süreçte kaybeden Galatasaray oldu. Kazanansa yine Fatih Terim’di, nereye gitse başarılı oluyordu, inanılacak gibi değildi. Milli Takım’ı, ‘’Biz bitti demeden bitmez!’’ diyerek Euro 2016’ya götürdü ama orada da evladı gibi gördüğü birkaç oyuncunun ihanetlerine uğrayınca Milli Takım kariyeri zora girecekti. O da insandı, onun da duyguları vardı. Üzülüyor, kırılıyor ve yıpranıyordu. Hak ettiği değeri göremiyordu, son derece haklıydı. Ona çok vefasızlık yapıldı ama vazgeçti mi? Hayır, Fatih Terim vazgeçer mi? Pes eder mi? Hayır… Elbet yeniden ayağa kalkacaktı…

Sıkıntılı günlerden geçen Galatasaray’ın o dönem ki başkanı Dursun Özbek, Tudor’u yollamış ve hoca arayışındaydı. Fatih Terim de Milli Takım’dan ayrılmış, evinde dinleniyordu belki de hazırlanıyordu.

İşte o gün… 21 Aralık 2017… Saat 23:00.. Sosyal medya gücünün arttığı bu dönemde, kızının da yardımıyla bir tweet attı ve belki yıllarca sürecek, akıllardan çıkmayacak bir akımın öncüsü oldu. Ne miydi o tweet? O tweet, kendisinin artık Galatasaray’da olduğunun habercisiydi: ‘’Nerede kalmıştık?’’ diyerek milyonlarca taraftarının gönlüne su serpti ve yola koyuldu.

Geldiği günün ertesi akşamı, ligde zorlu Göztepe maçına çıktı, yine kazandı.. Transfer yapamayan kulüpten bir de çok değerli bir orta saha oyuncusunu kaybetti ama yılmadı, Donk diye bir oyuncu yarattı sıfırdan. İşte hocalık buydu, böyle büyük hoca olunuyordu. Şampiyonluğun kilit noktası buydu..

Tarihte eşi benzeri görülmemiş, çok çekişmeli ve bir o kadar zorlu bir lig maratonu, şampiyonluk yarışı vardı. Galatasaray ile birlikte Beşiktaş, Başakşehir ve Fenerbahçe vardı bu yarışta, kazanan yine Fatih Terim’in Galatasaray’ı oldu. Gelmez dediler, bu takımla çalışmaz dediler, Dursun Özbek ile uğraşmaz dediler, kurmadığı takıma gelmesine imkan yok dediler ama geldi ve şampiyon yaptı. Galatasaray’ın 21. kendisinin ise 7. şampiyonluğuydu.

Hani diyorlar ya Fatih Hoca gazla çalışıyor, fazla futbol bilgisi yok diye.. İşte asıl o insanların futbol bilgisi yok. Gündemi takip eden, modern, taktisyen ve her şeyden önemlisi çok çalışkan bir hocaydı Fatih Terim. Bu başarılarının ardında yatan faktör de bu zaten… Belli ki, günümüz Federasyonuyla bir daha yan yana bile gelmeyeceğini varsayarak ömrü yettiğince Galatasaray’da kalacak artık. Başarılarına başarı eklemeye devam edecek, tabii onun bir hayali var, olur mu bilemeyiz ama şimdiye kadar hayalini kurduğu her şeyi yaptığına göre o hayalini gerçekleştirmemesi için hiçbir neden yok diye düşünüyorum…

Güzel bir Fatih Terim sözüyle yazımı sonlandırmak isterim: ‘’Futbol, herkesin hakkını verir. Kimse vermezse, Allah verir.’’

 Saygılarımla…

Okunma : 302

YORUMLAR (0)